AKILLI SİLAHLAR: ANTİKORLAR

Antikorlar, vücuda giren yabancı hücreler için üretilen protein yapılı silahlardır. Bu silahlar, savunma sisteminin askerlerinden biri olan B hücreleri tarafından üretilirler.

Antikorlar istilacıları etkisiz hale getirirler. Başlıca iki görevleri vardır: Birincisi, vücuda giren düşman hücreye (antijene) bağlanmak. İkincisi, bağlanma gerçekleştikten sonra antijenin biyolojik yapısını bozmak ve antijeni yok etmek.

Kanda ve hücre dışı sıvıda bulunan antikorlar, hastalıklara yol açabilen bakterilere veya virüslere bağlanırlar. Bağlandıkları yabancı molekülleri, bedenin savaşçı hücreleri için işaretleyip etkisiz hale getirmiş olurlar. Bu, savaş alanındaki düşman tankının güdümlü bir füzeyle vurulmasına ve tankın hareket ve ateş edemeyecek, dolayısıyla bir işe yaramayacak hale getirilmesine benzer. Antikor bağlanacağı düşmana (antijene), üç boyutlu bir yapıda, tıpkı bir anahtarla kilit arasındaki uyum gibi tam olarak oturur.

Vücut karşılaştığı hemen hemen her düşmana uygun bir antikor üretebilir. Üstelik üretilen antikorlar, tek bir tip değildir. Her düşman için onun yapısına uygun, onunla başa çıkabilecek bir antikor hazırlanır. Çünkü bir hastalık için üretilen antikor, başka bir hastalık için etkisizdir.
Her düşmana uygun özel bir antikor imalatı gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken, olağanüstü bir durumdur. Çünkü böyle bir olayın gerçekleşebilmesi için, B hücrelerinin karşılaştıkları her düşmanı çok iyi tanımaları, yapısını çok iyi bilmeleri gerekir. Ancak doğada milyonlarca çeşit düşman (antijen) bulunmaktadır.

Bu olay, milyonlarca kilidin her birine uygun bir anahtarı, ilk görüşte yapabilmeye benzer. Ancak burada önemli olan nokta, anahtarı üreten kişinin kilidi eline alıp incelemeden, herhangi bir kalıp kullanmadan, imalatı ezbere yapmasıdır.

Tek bir anahtarın şeklinin bile ezbere akılda tutulması, bir insan için oldukça güçtür. Peki milyonlarca kilidin her birini açacak milyonlarca anahtarın, üç boyutlu şekillerinin akılda tutulması bir insan için mümkün müdür?

Elbette hayır. Ancak gözle göremediğimiz küçüklükteki bir B hücresi, hafızasında milyonlarca bilgi tutmakta, gerektiğinde bu bilgileri doğru kombinasyonlarda bilinçli bir şekilde kullanmaktadır.

Küçücük bir hücrenin içine milyonlarca bilginin yerleştirilmesi, insana gösterilen çok büyük bir mucizedir. Ancak bir o kadar önemlisi de, hücrenin bu bilgileri insanın sağlığını korumak için kullanmasıdır.

Açıkça görülüyor ki, küçücük hücrelerin sahip oldukları bu fevkalade başarının sırrı, insan aklının kavrama sınırlarının ötesindedir. Kısacası bugün insan beyninin ve ileri teknolojinin gücü, hücrelerin gösterdiği aklın gücü karşısında çaresiz kalmıştır. Aslında bir Yaratıcı'nın varlığının açık delili olan tüm bu akıl belirtileri, evrimci bilim adamları tarafından bile gözardı edilememektedir. Nitekim ülkemizde evrimin en bilinen savunucularından olan Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim adlı kitabında bu durumu şöyle itiraf etmiştir.

Plazma hücreleri bu bilgiyi nasıl ve hangi formda elde ederek, ona göre özgül şekillenmiş antikoru üretebilmektedir? Bugüne kadar bu sorunun kesin bir açıklaması yapılamamıştır. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları s. 416  

Bugüne kadar antikorların üretiminin nasıl gerçekleştiği, evrimci bilim adamının yukarıda itiraf ettiği gibi tam olarak aydınlanamamış bir noktadır. 20. yüzyılın teknolojisi bu mükemmel üretimin metodlarını anlama aşamasında bile tam olarak başarılı olamamıştır. İleriki yıllarda, insana hizmet için yaratılan bu küçük hücrelerin hangi yöntemleri, nasıl kullandıkları aydınlandığında, bu hücrelerin yaratılışlarındaki mükemmellik ve sanat daha da iyi anlaşılmış olacaktır.

ANTİKORLARIN YAPISI

Antikorların bir çeşit protein olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu yüzden öncelikle proteinlerin yapısını inceleyelim.
Proteinler, aminoasitlerden oluşurlar. 20 farklı aminoasit, farklı sıralamalarda ardarda gelerek farklı proteinleri meydana getirir. Bu, 20 farklı renkte boncuk kullanarak, değişik kolyeler yapmaya benzer. Proteinler arasındaki fark da bu aminoasitlerin diziliminden kaynaklanır.
Ancak önemli bir nokta vardır; aminoasitlerin diziliminde yapılacak bir hata proteini işe yaramaz, hatta zararlı hale getirir. Dolayısıyla dizilimde en ufak bir hataya yer yoktur.

Peki hücre içindeki protein fabrikaları, ellerindeki aminoasitleri hangi sırayla dizip, hangi proteini üreteceklerini nereden bilirler? İşte binlerce çeşit proteinin her birinin bilgisi, hücre çekirdeğinde bulunan genetik bilgi bankasındaki genlerde bulunur.

Dolayısıyla birer protein çeşidi olan antikorların üretilmesi için de bu genlere ihtiyaç vardır.

İşte burada çok önemli bir mucize göze çarpar. İnsan vücudunda üretilen 1.920.000 antikora karşılık yalnızca yüz bin gen vardır.


tıklayınız
Bu resimde B hücrelerinin çoğalması ve antikor üretmesi anlatılmaktadır.

Peki nasıl olur da az sayıdaki genlerden, toplam gen sayısının neredeyse on katı kadar antikor üretilebilir? İşte mucize bu noktada gerçekleşir. Hücre, sahip olduğu yüz bin geni, farklı kombinasyonlarda birleştirerek yeni antikorları üretir. Yani bazı genlerdeki bilgileri alır, bu bilgileri başka genlerdeki bilgilerle birleştirir ve bu toplam bilgiyle gerekli üretimi yapar.

Toplam 5200 kombinasyona girilir ve 1.920.000 farklı antikorun oluşması sağlanır. (Scientific American, Eylül 1993, s. 53 ) Sözünü ettiğimiz işlem, insan aklının değil tasarlayabileceği, muhakeme bile edemeyeceği kadar büyük bir aklı ve planlamayı içerir.

Öncelikle bilinmesi gereken şudur; toplam yüz bin gen kullanılarak sonsuz sayıda kombinasyon yapılabilir. Ancak hücre inanılmaz bir akılla, yalnızca 5200 temel kombinasyon kullanmakta ve 1.920.000 özel antikor üretmektedir. Acaba hücre gerekli antikorları yapabilmek için sonsuz ihtimal içinden, doğru kombinasyonlar yapmayı nasıl öğrenmiştir?

Sonsuz sayıda ihtimal içinden, doğru kombinasyonları kusursuz şekilde yapmak bir yana, bu hücre kombinasyon yapma fikrine nasıl sahip olmuştur?
Dahası yapılan kombinasyonlar belirli bir amaca hizmet etmekte, vücuda giren antijeni durduracak antikoru üretmeyi hedef almaktadır. Dolayısıyla hücre, vücuda giren milyonlarca antijenin özelliklerini de ayrı ayrı tanımaktadır. Yeryüzündeki hiçbir akıl böylesine muazzam bir tasarımı yapmaya güç yetiremez. Ancak milimetrenin yüzde biri büyüklüğündeki hücreler bu üretimi yapmaktadırlar.

Peki böylesine özel bir sistemi hücre nereden öğrenmiştir?

İşin doğrusu hiçbir hücre, biyolojik bir işlevi gerçek anlamda "öğrenme" fırsatına sahip değildir. Çünkü hücrenin doğumu sırasında, böyle bir işlevi yerine getirecek özellikleri olmadığı gibi, sonraki yaşam süreci içerisinde bunun üstesinden gelebilecek beceriyi elde etmek gibi bir ihtimali de yoktur. Bu tip olaylarda ön koşul, hücredeki sistemin daha yaşamın başlangıcında tamamlanmış olarak hazır bulunmasıdır. Hücrenin böyle kombinasyonları öğrenme yeteneği olmadığı gibi, öğrenecek zamanı da yoktur. Aksi takdirde vücuda giren antijenler, antikorlar tarafından durdurulamaz ve vücut savaşı kaybeder.

İnsanoğlunun daha kavrama aşamasında bile yetersiz kaldığı bir sistemin, düşünme ve akletme yeteneği olmayan bir hücrenin içine yerleştirilmiş olmasının çok özel bir anlamı vardır. Bu, sonsuz ilim sahibi Allah'ın yaratmasındaki benzersizliğin küçücük bir hücre üzerinde yansımasıdır. Allah'ın üstün ilminin herşeyi kuşattığı Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedirYücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Peki, sizin bir antikor molekülü dizayn etmeniz gerekseydi bunu nasıl yapardınız? Öncelikle, molekülün şeklini belirlemeden evvel geniş çaplı bir araştırma yapmanız gerekecektir. Rastgele bir şekil veremeyeceğinize göre, antikorun görevini tam olarak bilmeniz şarttır. Üreteceğiniz antikorlar, antijenlerle muhatap olacağına göre, antijeni de çok iyi tanımanız, yapısının nasıl olduğunu bilmeniz gerekir.

Neticede yapacağınız antikorun bir tarafı özel ve tek olmalıdır. Ancak bu şekilde belirli bir antijene bağlanabilir. İkinci tarafı ise diğer antikorlarla benzer olmalıdır. Çünkü, antijeni yok etme mekanizması yalnızca böyle çalıştırılabilir. Özet olarak, bir taraf standart, öbür taraf ise (bir milyon çeşitten fazla) diğerlerindekinden farklı olmalıdır.

Kaldı ki insanoğlu, sahip olduğu bütün teknolojiye rağmen henüz bir antikor tasarlayamamaktadır. Laboratuvar ortamında üretilen antikorlar ise, insan vücudundan veya başka canlıların vücutlarından alınan antikor kalıpları kullanılarak yapılır.


ANTİKORLARIN ÇEŞİTLERİ

Antikorların bir çeşit protein olduklarını belirtmiştik. Bu proteinler vücudun savunmasında, bağışıklık olaylarında görev aldıklarından bağışıklık globulini (bir çeşit protein) anlamına gelen "immün globulin" olarak adlandırılır ve kısaca "Ig" olarak gösterilir.

Savunma sisteminin en karakteristik proteinleri olan immün globulin molekülleri, antijenin varlığını başka savunma hücrelerine haber vermek ya da savaşın tahrip edici zincirleme reaksiyonlarını başlatmak üzere antijenle birleşirler.

IgG (Immun Globulin G):): IgG en temel antikordur. Oluşumları için birkaç gün yeten bu antikorların ömürleri ise birkaç hafta ile birkaç yıl arasındadır. Bütün vücudu dolaşan bu antikorlar kanda, lenfada ve bağırsakta bulunurlar. Kanla birlikte dolaşır, doğrudan işgalciye gider ve üzerine yapışırlar. Güçlü bir antibakteriyel ve antijen çökertici etkiye sahiptirler. Bakterilere ve virüslere karşı vücudu korur, toksinlerin (zehirlerin) asit özelliğini yok ederler.

Ayrıca hücrelerin arasına sıkışır, hücrelerin ve derinin içine sızan bakterileri ve mikroorganik istilacıları etkisiz hale getirirler. Bu yetenekleri ve boyutlarının küçük olması sayesinde, hamile bir kadının plasentasına girerek, savunmasız bir bebeği enfeksiyonlara karşı koruyabilirler.
Eğer antikorlar plasentaya geçebilecek özellikte yaratılmamış olsalardı, anne karnındaki bebek mikroplara karşı korumasız kalacaktı. Bu durumda da daha doğmadan ölüm tehlikesiyle karşılaşacaktı. İşte bu yüzden bebek, doğana kadar annenin antikorları tarafından düşmanlarına karşı korunur.
IgA (Immun Globulin A):Gözyaşı, tükürük, anne sütü, kan, hava torbacıkları, mukozalar, mide ve bağırsak salgıları gibi vücudun antijenlerle savaştığı yerlerde bulunurlar. Bu bölgeleri hassas yapan ise, bakteri ve virüsler için böyle nemli ortamların elverişli olmasıdır. Yapı olarak birbirlerine çok benzeyen IgA'lar, vücudun mikropların girmesine müsait bölgelerine yerleşip o bölgeyi kontrol altında tutarlar. Bu, stratejik olarak önemli bölgelere, güvenilir nöbetçi askerler dikmeye benzer.

Bebekleri anne rahminde hastalıklardan koruyan antikorlar, bebek doğduktan sonra da onları yalnız bırakmazlar ve koruyup kollamaya devam ederler. Bebeğin gerçekten de anneden gelecek yardıma ihtiyacı vardır, çünkü yeni doğan bir bebeğin organizmasında IgA antikorları bulunmaz. İşte bu devrede annesinden emdiği sütün içinde bulunan IgA'lar, çocuğun sindirim sistemini birçok mikrobun etkisine karşı korurlar. Aynı IgG antikorları gibi bu antikor çeşidi de, bebek birkaç haftalık olduğunda, görev sürelerini tamamlamış olduklarından yok olurlar.

Peki hiç düşündünüz mü, siz daha herşeyden habersiz bir cenin halindeyken, sizi mikroplardan korumak isteyen bu antikorları gönderen kimdir? Anneniz mi, babanız mı? Yoksa ikisi birlikte mi ortak bir karar alıp, size bu antikorları gönderdiler? Kuşkusuz söz konusu yardım annenin kontrolü dışındadır. Anne kendi içinde böyle bir yardım planının gerçekleştiğinin bile farkında olmaz. Aynı şekilde baba da tüm bu olup bitenlerden habersizdir.
Peki anne göğsünde bulunan ve bu antikorları üreten hücreler, söz konusu üretimi niçin yapmaktadırlar? Hangi güç buradaki hücrelere yeni doğan bebeğin antikora ihtiyacı olduğunu söylemiştir? Bebek için antikor üretimi yapan hücrelerin, bebeğin emeceği sütün olduğu yerde bulunmaları kesinlikle bir tesadüf değildir.

Burada çok önemli bir mucize daha görülür. Antikorlar protein yapılıdırlar. Proteinler de insan midesinde sindirilirler. Dolayısıyla anne sütünü ağız yoluyla alan bebeğin midesinde bu antikorların sindirilmesi ve çocuğun mikroplara karşı korumasız kalması gerekir. Ancak yeni doğan bebeğin midesi, bu antikorları sindirmemeye, yok etmemeye yönelik yaratılmıştır. Protein sindiren enzimlerin üretimi bu aşamada çok azdır. Böylece hayati önemi olan antikorlar sindirilmez ve yeni doğan bebeği düşmanlarından korur.

Mucizeler bununla da bitmez. Mide tarafından özellikle parçalanmayan antikorlar, bütün olarak bağırsaktan emilebilirler. Yeni doğan bebeğin bağırsak hücreleri sözünü ettiğimiz işlemi yapabilecek şekilde yaratılmıştır.

Kuşkusuz bu mucizevi olayların ardarda sıralanması bir rastlantılar zincirinin sonucu değildir. Bir insan bedeni, yaşamının anne karnındaki evresinden itibaren tam bir savunma sistemine sahip oluncaya kadar son derece planlı, kusursuz bir yaratılışla var edilmektedir. Her gün, her saat, her dakika bedeninde gerçekleşmesi gereken olaylar son derece ince hesaplarla tasarlanmıştır. Elbette bu ince hesabın sahibi de herşeyi ince ince planlayarak yaratan Allah'tır.

IgM (Immun Globulin) M: Bu antikorlar, kanda, lenfada ve B hücrelerinin üzerinde bulunurlar. İnsan organizması herhangi bir antijenle karşılaştığında, bu düşmanla savaşmak üzere vücutta üretilen ilk antikor IgM'dir.

Ana rahmindeki bir çocuk, 6 aylık olduğunda IgM'ler üretilebilir. Eğer ana rahmindeki çocuk herhangi bir düşmanla karşılaşmışsa, örneğin mikrobik bir hastalığa yakalanmışsa bu çocukta IgM yapımı çok artar. Anne karnındaki bir çocuğun mikrobik bir hastalığa yakalanıp yakalanmadığını saptayabilmek için, kanındaki IgM miktarı ölçülür.

IgD (Immun Globulin D): IgD antikorları da kanda, lenfa ve savunma hücrelerinin (B hücrelerinin) yüzeyinde bulunurlar. Tek başlarına davranamazlar. Belli savunma hücrelerinin (T hücrelerinin) yüzeyine yerleşerek onların antijenleri yakalamalarını sağlarlar.

IgE (Immun Globulin E): IgE'ler de kanda dolaşan antikorlardır. Savaşçı ve bazı kan hücrelerini savaşa çağırmakla görevli olan bu antikorlar aynı zamanda alerjik reaksiyonlarda bulunurlar. Bundan dolayı da alerjik bünyelerde IgE sayısı fazla olur.


EVRİMCİLERİN YARATILIŞ DELİLLERİNİ ÖRTBAS ETME ÇABALARI

Öncelikle antikorlar hakkında şu ana kadar incelediğimiz bilgileri tekrar gözden geçirelim:

- Antikorların vücuda giren antijenleri (düşmanları) etkisiz hale getirmesi,
- Her düşman için farklı çeşitte bir antikorun üretilmesi,
- Hücrenin milyonlarca farklı antijen için milyonlarca farklı antikor üretebilmesi,
- Bu üretimin, söz konusu düşman vücuda girdiği zaman başlaması,
- Antijenle o antijen için üretilen antikorun üç boyutlu yapısının, tıpkı anahtarla kilit gibi birbirlerine tam olarak uyması,
- Hücrenin sahip olduğu bilgiyi, gerekli durumlarda, farklı şekillerde birleştirerek farklı antikorlar elde edebilmesi,
- Bu işlemleri yaparken insan aklının kavrama sınırının çok ötesinde bir akıl ve planlama göstermesi,
- IgA antikoru üretemeyen bir bebeğin antikor ihtiyacının anne sütüne özel olarak yerleştirilen antikorlar tarafından karşılanması,
- Bebeğin midesinin antikorları sindirmeyip, onları bebeğin vücuduna hizmet etsinler diye sağlam bırakması...

Ortada böylesine kusursuzca işleyen bir sistem vardır. Allah, antikorları yapan hücrelerin içine, bu antikorların yapım planlarını içeren ve binlerce ansiklopedi sayfasını dolduracak kadar bilgi yerleştirmiştir. Dahası herhangi bir şuuru olmayan bu hücrelere, insan aklının bile ulaşamayacağı bir kombinasyon yapabilme yeteneği de vermiştir.

Peki evrime körü körüne inananlar, bu kadar mükemmel bir sistemin varlığını nasıl açıklarlar? Cevap son derece basittir: Açıklayamazlar.
Yaptıkları tek şey, hiçbir mantığı olmayan, kendi içinde bile defalarca çelişen varsayımlar öne sürmektir. "Nasıl olur da bu sistemi evrime göre açıklarız?" sorusuna bir cevap bulmak için masa başında yazılmış, hiçbir bilimsel geçerliliği olmayan, pek çok hayali senaryo mevcuttur.
Bu senaryolardan en çok rağbet göreni, savunma sisteminin tek bir antikordan evrimleşerek meydana geldiğini savunur. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan senaryo özetle şöyledir:

Savunma sistemi başlangıçta, bir tek immünoglobulin (bir çeşit protein) türü yapan bir genden ibaretti. Ancak bu gen "kendi kendini hızla yeniden oluşturarak" , her biri farklı bir immünoglobülin molekülü meydana getiren kopyalar geliştirdi. Daha sonra da tekrar birleşme yeteneğine sahip ayrı gen bölümlerinin yapımını yönlendiren kontrol mekanizmaları gelişti.

Bu örnek hem evrim teorisinin ne kadar çürük temeller üzerine oturduğunu görmek, hem de evrimcilerin sık sık başvurdukları beyin yıkama, göz boyama yöntemlerini anlamak açısından önemlidir. Şimdi bu aldatmacayı cümle cümle inceleyelim:

1. Cümle: "Savunma sistemi başlangıçta, bir tek immünoglobulin (bir çeşit protein) türü yapan bir genden ibaretti."

Herşeyden önce sorulması gereken soru şudur:

"Başlangıçta bulunan bu gen kim tarafından yaratılmıştır?"

Bu aşama evrimciler tarafından önemsiz bir ayrıntı gibi gösterilip geçilmeye çalışılır. Ancak bu ilk genin nasıl var olduğu açıklanmak zorundadır. Bir genin kendi kendine oluşmuş olması bilimsel olarak imkansızdır. Gen diziliminin tesadüfen oluşmasının imkansızlığı evrimci bilim adamları tarafından bile birçok defa itiraf edilmiş bir gerçektir. Bu konuda yine yerli evrimcilerden Prof. Ali Demirsoy'dan bir örnek verebiliriz:

Yani canlılık, eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu, tüm evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları s. 61

 Ancak bu nokta evrimciler tarafından örtbas edilir ve sanki her nasılsa zaten başta bir gen vardı gibi akıl dışı bir ön kabul yapılır. Görüldüğü gibi senaryo daha ilk basamağında çökmektedir.

2. Cümle: "Ancak bu gen kendi kendini hızla yeniden yaratarak (!), her biri farklı bir immünoglobülin molekülü meydana getiren kopyalar geliştirdi."
Her ne kadar imkansız olsa da başlangıçta bir genin bulunduğunu varsayalım. Bu ilk genin kendi kendine meydana gelmesi bile çok büyük bir imkansızlık içermesine rağmen evrimciler, bu genin "kendini yeniden yarattığı" gibi hiçbir mantık içermeyen ifadeler sarfederler. Hiçbir bilimsel değeri olmayan bu tür ifadeler, evrimcilerin göz boyama üsluplarına güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bir genin kendini yaratması, sonra da farklı kopyalarını geliştirmesi gibi bir varsayımın ne mantık kurallarıyla, ne de bilimsel gerçeklerle bağdaşan bir yönü yoktur.
Ayrıca kendi kendine oluştuğu varsayılan böyle hayali bir genin ve kopyalarının ürettiği antikorların, dış dünyadan gelecek antijenleri durduracak özellik ve yapıya sahip olmaları gereklidir. Dolayısıyla antijenler de, antijenler için antikor üretecek olan genler de aynı Yaratıcı, yani Allah tarafından yaratılmışlardır.

3. Cümle: "Daha sonra da tekrar birleşme yeteneğine sahip ayrı gen bölümlerinin yapımını yönlendiren kontrol mekanizmaları gelişti."

Bu kontrol ve birleşme mekanizmalarının çalışma prensiplerini bile açıklamaktan aciz olan evrimciler, işlerine geldiği zaman tek bir cümleyle "bu sistemin kendi kendini var ettiği"ni söyleyip geçiverirler. Fakat böyle inanılmaz bir sistemin nasıl olup da tesadüfler sonucunda kendi kendine geliştiğini izah etmeye pek yanaşmazlar. Bu tür konulara kendilerince bazı açıklamalar getirmeye çalıştıklarında ise ortaya uydurma ve gülünç senaryolardan başka bir şey koyamazlar. Bu şekilde çaresizliklerini ve savundukları iddianın saçmalığını gözler önüne sererler.

Sözü edilen kontrol mekanizmalarında öyle bir akıl kendini gösterir ki, binlerce farklı bilgi kombinasyonunun sonucunda, yaklaşık iki milyon farklı yapıda ürün üretilir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi ne hücre, ne de hücrenin içindeki herhangi bir sistem, "öğrenme" ve "geliştirme" yeteneğine sahip değildir. Dahası hücre bu bilgi kombinasyonlarını sonsuz sayıda ihtimal içinden yalnızca doğru olanları seçerek yapmaktadır. Dolayısıyla bu çok daha büyük bir bilinçli ve akılcı bir seçilim gerektirir.

Bu iddiayı ortaya atanlar, teknoloji ve akıl ürünü olan herhangi bir ürün için de şöyle teoriler ortaya atılabilir:

"Taş tabletler kendi kendilerini yarattılar ve daha sonra kendilerini geliştirerek bilgisayar oldular." Ya da,
"Kendi kendini yaratan uçurtmalardan bir süre sonra jet uçakları gelişti."

Yukarıdaki cümleler akıl sahibi olan her insana oldukça saçma gelecektir. Ancak bu teoriler dahi, henüz çalışma prensipleri bile çözülememiş savunma sistemi elemanlarının tesadüfen ortaya çıktıklarını söylemekten çok daha mantıklıdır.

Kaldı ki yalnızca antikorların var olması insan vücudunu tek başına korumak için yeterli değildir. Savunma sisteminin çalışması ve insanın hayatta kalması için makrofajlar, fagositler, haberci T hücreleri, öldürücü T hücreleri, baskılayıcı T hücreleri, bellek hücreleri, B hücreleri ve daha birçok faktörün birarada çalışması gerekmektedir.